“Sakız Ağacı Yok Oluyor!” başlıklı yazıyı okuyana kadar, kendimden bi habermişim meğer ben.
Bir ağacın her dalını sevip sevmediğini düşünüyorken, bu haberle karşılaşmam ve kendi kayboluşumun farkına varmam. Düşünmeye giden en kestirme yolun, düşünmediğini görmekle başlaması.
“Sakız ağacının şık ve şemsiye formunda büyümesi, koruma altındakilerle birlikte pek çoğunun, moloz ve çöp döküm alanı olarak kullanılması, ayrıca tarım alanlarının turistik tesislere tahsis edilmesiyle.” diye devam eden haberi okuyamadan birinci hamur baskısıyla sayfaları parlayan dergiyi yere fırlatıvermem. Tıpkı hayatın bana yaptığı gibi.
Doğduğumda dedemin ilk erkek torunu olan benim için bahçeye ektirdiği bir erkek, bir dişi sakız ağacıyla aynı yaştayız. Ağaçlar iki olsa da bir tanesi sakız veriyor. Erkek olanı, benim vermediğimi veren o evin en güneyde kalanı. Sülalenin tek soyadını devam ettirecek ve benden daha çok yaşayacak. Ömrü yüzyıl. Onca zamanım yok benim. O ise yaz kış yapraklarını dökmez, çalı görünümündeki benim aksime. İkiz kardeşçe büyümüşüz birlikte. Aynı karında değilse de aynı bahçede.
Üzüm salkımına benzeyen meyvesi önce yeşil, sonra kırmızı, yaz sonunda siyahımsı bir renge dönüşürlerdi. Evde canım sıkıldığında hele ki dedem göçüp gittikten sonra iyice yalnızlaşan ben, ağacımın gövdesine yaslanır izlerdim değişimlerini. Benden zengindi sakız ağacı. Tek değildi en azından. Ben sanki aralarına karışmışçasına havanın ılımanlığına göre bir dişisine bir erkeğine sırtımı verirdim. Dedemin daha yaşayacakken üzüntüden inme inip gitmesine ben sebep olmuşum fısıldaşmalarını, rüzgârlar arasından çok sonra seçebildim. Büyüyünce. Sahi ne zaman büyür insan? İlk acıyı tattığında mı ilk aşık olduğunda mı? Aşk acıdandı benim dünyamda. Yaşanamayandı. Meyvesizliğim ağacımdan bana mı geçmişti? Onun da meyvesi yenmezdi. Gövdesinden akan reçine Mastik adı verilen sakız özellikle mide rahatsızlıkları için tam bir şifa olurdu.
Dedemin demesi, saç dökülmesinden yılan sokmasına da faydası vardı ve bende büyüyünce öyle olmalıydım. Adımı Derman koymasından belliydi. Olmamı beklediği .Olacaktım. Olamadım.
Adadaki evin bahçesinin en güneşli yerine ekmişti dedem sıcağı sever, yarı gölgede sakız dökmez diye. Zaten dedem yarım yamalak hiçbir şeyi sevemedi .Beni öğrendikten sonra anladım bunu. Ninem arka çıkardı hep bana. “Bırak bu sabiye hükümranlık yapmayı. Kesilmesi, yakılması yasak zeytin ve sakız ağacıdır bilmez misin Mazlum Bey.” derdi de dedem duymamazlığa verip dişiyi de onu besleyecek erkek ağacı da çizimden önce diplerini taç genişliğince temizler, kireçli beyaz toprakla örterdi kimseleri işitmezcesine. Ben uzaktan sessizce izlerdim onu. Bilirdi gözlerimin onu takip ettiğini. Nasıl yapıldığını öğreneyim de ömrüm yettiğince ağaçlarıma sahip çıkayım istediğinden. Beyaz zemine düşen sakız damlaları katılaşınca elle toplar, kurutur, onları çakı ile temizlerdi. Hiç konuşmadan. Tek kelime etmeden. Beni duymuş, inanmamıştı. Bekliyordu bir şeyi. Bir işareti.
Oysa nasıl severdi dedem beni . Annemle babam kayıktan geri dönmediklerinden beri daha çok sarıp sarmalayarak. “Ağacın gibi sakız kokarsın çocuk. “derken ne güzel derdi hiç dertsizcesine.
Benim doğduğum gün hayatım da, çizilmeye başlamış meğer .Sakız ağacını 15 Haziran’da çizmeye başlardı dedem Hummer dediği ucu ince aletle yada tornavidayla. Sadece kabuğu tazeyken dikkatlice çizerdi derine inmeden. Ağacımı acıtmadan. Ekime kadar bir iki ayda bir tekrar ederdi ,incitmeden. İnsan incitmeden çizebilir miydi bir şeyi? Sakız, ağacın gövde ve kalın dallarının yaralanmasıyla ortaya çıkardı yavaşça akarak.
Açılan yaralardan kendiliğinden akan reçine havayla birleşince sertleşerek sarımsı olurdu. Dedemi büyücü bellerdim çocuk aklımla. Ah! Dedem.
Sakız sadece erkek ağaçlardan toplanıyordu. Hipokrat bile bilmişti de dedem mi öğrenmemişti bunu? Ağaçları benden iyi okuyan dedem, beni tanımamıştı. Hoş kendim biliyor muydum kendimi? İçim titreyerek yaşamak nasıldır kimse bilmez. Denize bakamam annem, babam oradadır. Bahçeye çıkamam dedem, Remzi ve ağaçlarım suskundur. Bir ninem, bir ben koca evin içinde. Bazı gazete, dergi getirir Ada yazlıkçıları. Acırlar. Sanki onların dünyaları acıdan arınıkmış gibi. Oysa her gün çizmektedir her biri bilerek birbirlerini. Akan sakız değildir ben bilirim. Yasaktır sakız ağacını kesmek ve yakmak. İnsanlar hem yakar, hem yıkar hem çizer birbirlerini. İçimden , ağacın reçinesini çıkarırcasına , incelikle değil hoyratça Hummer”ı böğrüme sapladığında haziran 15”ti. O reçineyi ikimiz ağız ağıza verip çiğnemeyi denerken , kendimizin reçineleri kalbimizden gözlerimize doğru akıtırken Remzi’yle ikimiz on beşimize girerken yaş yerine sivri bir demir ucuydu kalbimi delip geçen . Geçemeyen. Ben girdim nefesim bitmediği den yaşıma, o göremedi. Kalbim bir daha ilk aşkımın, dedemin, kendimin , ağaçlarımın güneşinde yeşeremedi. Bir daha ne ağaç ne ben sakız kokabildik. Toprak kokusu gelir burnuma bazı eser havalarda belli belirsiz. Kimin kokusu ayırt edemem. Yaşasaydılar , aynı rüzgarlar da duramaz mıydık ne güzel. Kapatıyorum gözlerimi. Hiçbir görüntü yok . Sadece bir koku. Kan, dedemin sarma tütün ve Remzi’nin ağzından düşen sakız kokusu. Biz birbirimizin gövdesinden akacaktık toprağa doğru. Mastik koksundu her yer. Güzel gövdeler köklerine, ölümlerine doğru sızsındı. Dedem benden önce indi Remzi’nin yanına. Oyuyordur hala onu belki. Kanamamıştır içi, dalları çizmelere. Beni öldürmeye yetmeyecek kadar çizdi her gün reçinem içimde kurusun diye biliyorum. Sevmek yok etmeye başlamaktı belki de içten içe kendine benzemeyeni. Ağaçlar severler mi her dalını sahiden? Budanmaya adanmışlıktı belki de sevmek.
Hayat kendi bıçağını vermişti doğduğunda herkesin eline. Kimi ciğeri oysun kimi sakızdan reçel yapsın diye.
Belgin Önal

