“Hayat, ölümle karşılaşınca anlamını yitiriyor”… Düşündüm, düşündüm ve her zaman olduğu gibi, tam da karşıdan baktım; hayat asıl ölümle karşılaştığı için anlamlı dedim. Tam da onun için, yani ölüm olduğu için hayat çok değerli; bir anı bile yoran, geren, eksilten, üzen insanlara ve olaylara harcamayacak kadar değerli ve kendi olma, kendini gerçekleştirme ve yaşama fırsatını ertelemeyecek kadar kısa. (Bilmek ve yapmak farklı kavramlar; yazmak, yazdığını yaşamak değil maalesef, ama kendimi üzdürmemeye amin, amen ve inşallah diyerek niyet ettim.)
Biz eskiden…
Mahallede (dikkatinizi çekerim, ailede değil) biri vefat ettiğinde, haftalarca /kırk gün televizyon açılmazdı. Düğün, nişan gibi önemli eğlenceler ertelenir, komşuya ve yasına saygıdan kutlama mekanları değiştirilirdi. Ertelemenin olamadığı durumlarda, cenaze evinden rıza alınır, özür dilenirdi.
Bizler, bu mecrada birbirimize komşu olduk! Sosyal medya bariz bir şekilde komşuluk öğretiyor bize. Eğer kişi çok profesyonel bir oyuncu ve de yalancı değilse, reelde nasılsa, burada da devamındadır… “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz”.
Yani demem o ki: Gerçek hayatta, başkalarının acısına, sızısına âmâ, başkasına yapılan haksızlığa lal olabilen insan, en yakın dostuna da aynı şekilde davranıyor. Enn yakın, en kadim dostunun büyük acısından birkaç gün sonra, vur patlasın çal oynasın paylaşımları yapabiliyor. Karalar bağlamaktan, ağıtlar yakmaktan, hadi birlikte ölelim “kafasından” bahsetmiyorum. Ben gidene ve kalana saygıdan bahsediyorum. Saygı ve sevgi eylemdir, söz ve tavırla desteklenir, “gitti giden, hayat devam ediyor” hafifliğine “jet” hızıyla geçebilen fani, aynı duygular ona hissettirildiğinde, aynı tavırlar ona yapıldığında uyanır mı acaba? Saygısızlık anlaşmasını bozan kişiye, aynı şekilde cevap vermek “mübah” değil mi? Zihin, her ne kadar bazen bazılarına “kirlenmek güzeldir” duygusuyla davranmak istese de, insanın sadece elini değil, yüreğini de kirletmesine değmiyor birileri!
Can yakanları, can sıkanları, “canı yokmuş” deyip “en büyük uçurumdur göz,
oradan düşenin parçası bile bulunmaz.” deyip hakettiği yere uğurlamak elzem; bu da hayata dair, hayata dahil!
“Ana rahminden toprağın, doğanın rahmine yolculuktur hayat”
Doğmak ve ölmek, ikiz kardeş. İkisi arasındaki mesafeye, birinden diğerine gitme eylemine hayat diyoruz. Var olma çabası ise yaşamak. Hayatta olup yaşamayan, kendini gömen, varlığı israf olan çok; yaşayan ise az, çok az!

“İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı”
Hayatın derinliğini algılayan insan, tam da Sabahattin Âli’nın dediği gibi, hayatı anlamlı yaşar, hayata anlam katar. Gittiğinde, yani terki diyar eylediğinde, bu dünyada bir nokta olduğu için de, yok olup gitmez ve” bir şey” olduğu için, kalanlar onu yâd eder, unutmaz, yok olmaz, ölmez! Çünkü insan gidince değil, unutulunca ölür..
“Kör ölünce ela gözlü, kel ölünce sırma saçlı olur” “mantıksızlığıyla” kimseye haketmediği payeyi vermemek elzem. Kalp kırmış, can yakmış, insan harcamış, kullanmış, dünyalar karartmış, hak yemiş, zaman çalmış, ağlatmış insanla, bunların aksine “bir kez gönül kırdın ise…” düsturuyla yaşamış insan aynı şekilde uğurlanmamalı. Ölümün de, yolcu etmenin de bir asaleti olmalı. Yaşam satın alınamaz, ancak inşa edilebilir; har
vurup harman/ insan savuran kişi, bedelini bir şekilde ödemeli, zaten hayat ödetir, ödetiyor da…
Bizim kültürde “Ölünün arkasından konuşulmaz” denir. Bu, herkesin yaptığı yanına kâr kalsın, unut ve sus demek olmasın. Kin tutmak, intikam almak değil bahsettiğim; hele de ruhu bedeninden ayrılmış bir insanla uğraşmak hiç değil; ama zaten yaşarken de, ruhuna âmâ olduğu için, “ruhsuz” bir hayatı tercih etmiş insana, anlam yüklenmesi rahatsız edici, haksızlık.
Kişinin yaşarken yaptıkları ya da yapması gerekirken yapmadıkları öldüğü için, unutulamaz! Ölüm birilerini aklamamalı.
Nasıl ki kötü bir şair ölünce iyi bir şair olmazsa; iyi şair, ama kötü bir insan da ölünce iyi şairliği bakî olsa da, kötü bir insan olarak toprağın koynuna girecektir.,
“Günlük hayatın ve sıradan günlerin kıymetini bilmek için bir felakete ihtiyacımız yok. İnsan olduğumuzu ve bu akşam ölümün gelebileceğini düşünmek yeterli.”
Ölümü bilerek yaşamak, insana “temiz” ve keşkesiz bir hayat getirir mi acaba? Hiç sanmıyorum, çünkü insanların doğru, gerçek, iyi algıları çok farklı, o yüzden herkes kendince yaşıyor ya da yaşamıyor hayatı ve de ölümü. “Ölüm herkesi eşit kılar” der Seneca; bu yoksulun ağzına bir cümle sus olmasın…
Birçok şey gibi yaşarken beceremediğimiz eşit olmayı, “öteki dünyaya” bırakıyoruz!
“Çok eski bir gerçektir ölüm, ama herkese yeni gelir” ve sihir bozulur…
Canan Kayışlı
(Resim:Rukiye Garip)
.

