Kendimi bildim bileli hep kim olduğumu bulmaya çalıştım. Yeni doğan bir bebek
misali sürekli bir keşif içinde kim olduğumu, ne sevdiğimi, hayattaki hedefimi
sorguladım. Tek istediğim şey daha çok kendim olmak için kendimle temas
kurmaktı, içten gelen sorulara cevap bulmaktı. İçimde güçlü bir ruh vardı ve her
düştüğümde beni ayağa o kaldırıyordu. Bin bir zorlukla bezenmiş hayatımda her
sendelediğimde o güç beni kolumdan tutup kaldırdı adeta. Ama senaryo bu
kadar da zorlu olmak zorunda mıydı?
Duygular zayıflıktı benim için. Zayıf olan ezilirdi. Ayakta durmak için duyguları
sadece içimde yaşamalıydım. Mental yolla birçok iş halledilebilirdi. O halde
duygular bir kenarda dursunlar, bana zorluk çıkartmasınlar diye düşünüp
kapatmıştım onları Pandora’nın kutusuna. Bir gün aklıma Truva savaşında
Achiles’in topuğundan vurulduğu sahne geldi. Benim de zayıf yerim duygu
dünyamdı. Göstersem belki de oradan vurulur, yok olurdum. Ama ben
saklayabiliyorum onları diye düşünüyordum çünkü hayatıma girenler benden
sürekli duygusal davranış talep ediyorlardı. Bu tam olarak ne demek
bilmiyordum. Ben onları dinlerken, sevdiği şeyleri onlara verirken, yanlarından
ayrılmıyorken zaten sevdiğimi söylemiş ve göstermiş olmuyor muydum? Neydi
benden istenen? Ben birini sevdiğimde zaten adeta kendimden vazgeçmiyor
muydum? Neden karşımdaki bunu hiç de öyle algılamıyordu? Üstelik her
defasında bencillikle ve sorumsuzlukla suçlanıyordum. Ben bu senaryoyu
defalarca okumuştum ama yine de bazı bölümler anlaşılır gibi değildi.
Belki de hep bir ruh eşi aradım. O yanımda olursa hayat daha kolay olur diye
düşündüm. Gelsin senaryoyu anlatsın bana, kurtulayım. Sonra yine vazgeçtim.
Yalnız olmak sorun yaşama oranını aza indirmekti. Bir yanım “biz” olmak
kavramına meyilliyken diğer yanım arkama bakmadan kendi yolunda gitmek
istiyordu. Çünkü ‘ben’i oluşturmaktı içsel hedefi. Uzun yıllar bir tahterevallinin
üzerinde adeta bir o yana bir bu yana ağırlığımı vererek zaman harcadım. Sonra
öğrendim ki iki gerçek ve bağımsız ‘ben’ olmazsa ‘biz’ oluşamıyormuş. Sadece
kendinden fedakarlık ederek sevilmek için sürekli vererek kendimi bir ilişkinin
içinde kurtarıcı sanırken kurban etmiş olmaktan başka bir şey değilmiş
yaşadıklarım. Bıraktım… İlişkide uyum sağlayacağım, kavga etmeyeceğim ve
mükemmel olacağım projesini terk edeli çok oldu. Bir yanım uyumlu ve pasifist
evet ama diğer yanım kendisi için savaşmak ve tüm gerçeği haykırmak istiyor.
Onu nasıl susturabilirim ki? O ben’im. Bastırdığım her şeyi, kendime yaptığım
tüm haksızlıkları simgeliyor o iç ses.
Ben insanlarla benim olanı paylaşmayı sevdim, bildiklerimi, yapabildiklerimi,
düşüncelerimi, emeğimi, kalbimi. Ama verirken bunu abartmış ve bir parça
kendime saklamayı unutmuş olabilirim. Şimdi hepsini geri almaya çalışarak mı?
Hayır, bu mümkün değil! Kime ne kadar vermek istediğimi artık içimdeki benlik
duygusu biliyor. Büyüdüm. O yeni doğan bebek ruhun kabuğunda bir yetişkin
var artık. Ama içimdeki o küçük çocuğu da unutmuyorum. Onun ihtiyaçlarını
karşılıyorum artık, diğerlerininkinden önce.
‘Ben ne istiyorum, ne hissediyorum’ sorularıyla bezenmiş artık yeni dünyam.
Nemrut’a gitmek istiyorsam arkadaşlarıma gelmek isteyip istemediklerini
soruyorum elbette. Ama artık onlar gelmese bile ben çantamı alıp gidiyorum,
arkama bakmadan. Gelmeye karar verseler, dağı tırmanırken arkada
kaldıklarında bile özür dileyip ben yoluma devam ediyorum. Bencil diye
düşünüyorlar hakkımda zaman zaman yine. Ama biliyorum ki onlara yardım
etmek için geri insem sonra hesap soracağım tek tek her birinden benim için
inmedikleri gün. İnmeyecekler çünkü. Artık biliyorum. Kimin yanımda olacağını,
kimin olmayacağını. Sadece olacak olanlara vermeyi seçiyorum. Yıllarca
dışarıdan beklediğim o sevgiyi kendime akıtmayı seçiyorum bugün. Bugün artık
kendimi seviyorum.

