Bir el dokuma halısının desenleri arasında kaybolacak kadar sessiz bir çocuktum ben.
Kavga etmez.
Cevap vermez.
Sık sık küsen, sessiz ama hakkını yedirmeyen.
Annemle birlikte gittiğimiz gezmelerde o halı desenleri benim iç dünyamdı, karışık ama renkli, durgun ama coşkulu, sıcak ama yaramaz.
Onlara bakıp hayaller kurardım.
Çiçekli desenleri doğayı.
Hayvan desenleri bağlılığı.
Kadın figürleri annemi.
Çizgiler, gidilen yolları.
Özlediklerimi.
Hasreti anlatırdı bana.
Bordoysa halı içim kıpır kıpır olurdu.
Lacivertse durulurdu.
O evde konuşulanları dinler, her kelimeyi halıdaki desenlerin arasına itinayla yerleştirirdim.
Sonra orda bir dünya inşa ederdim.
Ve saatlerce seyrederdim.
Biraz sessiz, içe mi dönük? derdi, annemin arkadaşları.
Duyardım.
Annem tam açıklama yapacakken, başımı halıdan kaldırır.
Annem beni buraya zorla getirdi evde kalmak istedim, merak ederim, dedi…
Derdim.
Sonra annem, onlara döner, ifade etti işte kendini, derdi.
Her zaman yanımda ve beni hisseden bir annem oldu.
Arada sırada, hatta sıkça “sen yaparsın, güçlüsün ” söylemleriyle beni baskı altında tutmuş olsa da, evet hep başardım ben hayatta.
Fazla bir şeyler olmasa da, kendi standartlarım çerçevesinde başardım hayatı.
Çözdüm hatta.
Bunaldım, kırıldım, incindim, küstüm, öfke duydum hayata, ama hiç almadım karşıma.
Şimdi bile bazen bir şeyler anlatılırken ya da ben birilerine bir şeyler söylerken, ellerimi birleştirir, başımı hafif yana büker halının desenlerinden sözcükler türetirim.
Araya sıkışmış güzel desenleri görür onların söylediklerini anlattıklarıma katarım.
Bazen derim; keşke böyle bir eğitim alsaydım.
Ne öyküler yazardım halının her bir metrekaresine.
Ne aşklar saklardım.
Ne hüzünler.
Ne buruk acılar.
O renklerin içine…
İyi ki almamışım böyle bir eğitim derim sonra.
Nasıl basardık o aşkların ve acıların üstüne.
Kıyamazdık emek verilmiş o her bir metrekareye…

