Cehennem Sadece Başkaları Olmayabilir!

‘L’enfer, c’est les autres/
Cehennem başkalarıdır.”
İnsan yaş aldıkça, yaşlandıkça bu sözün anlamını da sindiriyor; tıpkı hayatı sindirdiği gibi. Eski yıllarda bir aforizma gibi duran cümleler, yıllar geçtikçe insanın içine yerleşiyor. Çünkü zaman, gerçekleri ve hayatı yaşatarak öğretiyor, çoğunlukla döve döve, bazen de…Başkalarının bakış açısı, yargıları, beklentileri bazen gerçekten de insanın cehennemi olabiliyor. İnsan kendini birilerinin gözünden tanımlamaya çalıştığında, birilerinin onayını kendi değerinin ölçüsü yaptığında, ruhunu dar ve karanlık bir zindana hapsediyor.Ama insan yaşadıkça, yaş aldıkça anlıyor ki: Bazen de cehennem başkaları değil, insanın kendisidir, insan farketmeden kendi kendinin kurdu olabiliyor.
Susmayan, zihnin içinde dönüp duran düşünceler, sorgulamalar, hesaplaşmalar, geçmişin gölgesi, gelecek kaygısı… Kendi kendiyle savaşan insan, elindeki çuvaldızı, hatta baltayı kendine saplıyor.
Omuzlarımızdaki en ağır yükleri çoğu zaman başkaları yüklemez. Biz taşırız onları. Kimisini sorumluluk sanırız, kimisini vicdan, kimisini sevgi. Oysa bazen vazgeçemediğimiz sadece konfor alanıdır.
Kendimize karşı olan acımasızlığımız, hoşgörü fakirliği başkalarının bize yaptıklarından daha derin yaralar açıyor. İnsan, ahh insan en çok kendine gardiyan, yargıç, hatta karanlık bir zindan.Belki de özgürlük tam burada başlıyor.
Kusursuz olmaya çalışmaktan vazgeçtiğimiz yerde…
Sürekli kendimizi açıklama ihtiyacı duymadığımız yerde…
Geçmişle savaşmayı bırakıp onu ait olduğu yere koyabildiğimiz yerde…
Özgürlük, belki de bir sabah aynaya bakıp,
“Ben buyum.
Eksiklerimle, yaralarımla, gücümle, zayıflık ve zaaflarımla, kırgınlıklarımla, yorgunluğumla… Ben buyum.” diyebilmektir.
Ve değiştiremediğimiz her şey için kendimizi cezalandırmak yerine, kendimize biraz daha şefkat gösterebilmektir, sarılmaktır.Çok uzun süren ve hâlâ devam eden hastalık yüklü zamanları geride bırakmak…
Bedenin taşıdığı yüklerin ruha, ruhun taşıdığı yüklerin bedene dönüşmediği, ulaşmadığı günlere ulaşmak…
Omuzlarıma çöken ağırlığın hafiflemesini hissetmek… Heves ve dileklerim!
Derler ki hastalıklar yüklerdir, ruhun çığlığı.
Daha az yük,
daha çok nefes.
Daha az mücadele,
daha çok huzur, daha az insan!
Ve geri kalanımda,
kendime karşı biraz daha merhametli olabilmek, kendimi kayırmak…
Çünkü hayat bana bunu öğretti:
Evet, “cehennem başkalarıdır.”
Ama cehennem bazen insanın kendisidir.
Kendi sesidir.
Kendi yargılarıdır.
Kendi affedemedikleridir.
Bu yüzden “şimdi rüzgârı taktım peşime.
Kendi kıyıma vuran dalganın izini sürüyorum.”
Kalabalıklardan uzaklaştıkça fark ediyorum ki, insan en çok kendiyle baş başa kaldığında kendine yaklaşabiliyor; yaklaşmak istersen ve bu çabaya gönüllüysen eğer.
Bu yeni ve hayli olgun yaşımda, bunları söyleme hakkını kendimde buluyorum.
Yine de biliyorum ki insan, dillendirdiği her şeyin sahibi değildir. Bazen duaya en çok düşen kelimeler, en uzağında olduklarımızdır. Belki de en çok ihtiyaç duyduklarımız…Ben kendimden razıyım!
Ama hakkını yedirdiğimi söyleyen bir yanım içeride direniyor.
Geçmişin kıyılarında dolaşan o eski ben…
Bir tür solastalgia gibi.
Kaybedilmiş bir yurdun özlemiyle…
Henüz tam vedalaşamamış.
Bakalım.
Belki bir gün o da yorulur.
Belki bir gün o da affeder.
Belki bir gün o da susar!
Kim bilir!

Canan Kayışlı


Yorum bırakın