Ne konforlu, ne rahat bir tavırdır suçu hep başkasına atmak. Oysa birini suçlarken uzattığımız elin üç parmağı bizi gösterir, yani suçluyu görmek isteyen aynaya bakmalı.
Mafya dizileri kaldırılsın, oyunlar yasaklansın, TikTok kapatılsın, Netflix ve diğer tüm “özgür” kanallar susturulsun; biz bize, steril ve akpak bir dünyada, laylaylom dizilerle yaşayalım.
Gerçekten çözüm bu mu?
Mesele yasaklamak değil, güçlü çocuklar yetiştirmektir. Güçlü karakterli, seçebilen, ayırt edebilen çocuklar… Tüm bu uyaranlar varken onları seçmeyen, iradesini kullanabilendir güçlü olan, varlığını ortaya koyan…
Bizim toplumumuzda “çocuktur, söyler; çocuktur, yapar” anlayışı hâkim. Yıllar önce şiddete meyilli çocukları olan bir anne bana, “Çocuklarımın başkasını dövmesini istemiyorsanız onların istediklerini yapın, onların istedikleri oyuncağı verin onlara” dediğinde önce ben küçük bir kıyamet koparmıştım. Ardından yönetim, aile danışmanlığı ve rehberlik desteği alınmazsa çocuğun anaokuluyla ilişiğinin kesileceğini bildirmişti. Kadın şaşkınlıkla, “Ama Canan Hanım, bizde böyle” demişti. “Siz de oralardan geliyorsunuz, bilirsiniz,” diyerek onayımı beklemişti.
“Bizde böyle…”
Çocuklar önceden sinyal verir. Bilgisayar ve televizyon karşısında büyüyen, duygularını yitirip adeta zombileşen çocuğu nasıl görmezsiniz? Görmek istemediğiniz her şey büyür; içi boş bir dağa dönüşür ve bir gün o dağın altında kalırsınız. Hem de sadece çocuk ve aile değil, tüm bir toplum o dağın altında kalır. Çünkü bir kelebek etkisiyle, herkes birbirinden sorumludur, sustuklarından da…
“Okulara polis yığılsın,, hergün arama yapılsın.” Breh breh bulunan çözümler, çocuklara “her zaman tetikte olun, tehlikedesin.” duygusunu pombalamak. Güven ortamında büyümeyen çocuk duygusal olarak eksik çocuktur; sürekli şüphe, tedirginlik ve korkuyla yaşar, bu da mutsuzluk demektir, sürekli üşüyen çocuk demektir.
Görülmek tanınmaktır, varlığına saygıdır, onaydır, sevilmektir, daha da önemlisi varlığına saygıdır. Görünmek için, sesini duyurmak için, ruhunu ısıtmak için,
“Köyü tarafından sevilmeyen çocuk, sonunda o sevgi sıcaklığını hissetmek için köyünü yakar.”
Çözümü hep dışarıda arıyoruz. Oysa önce kendimize bakmalıyız. Çocukla zaman geçirmek, kaliteli zaman geçirmek, “birşeyler yapmak”, önüne telefon, tablet koymak yerine onunla oyun oynamak; duygu gelişimini takip etmek; gerektiğinde de zamanında önlem almak… Toplum damgalar korkusuyla üzeri örtülen sorunlar, gelecekte çok daha büyük yaralar açar. Sınır ihlalini, hayır diyebilmeyi öğretmek, çocuğun gelişiminin ve eğitiminin çok önemli bir parçasıdır.
Yukarıda bahsettiğim annenin çocuğu, babasının ona ormanda atış dersi verdiğini anlattığında, çocuk altı yaşındaydı. Yine yeniden anneyi konuşmaya çağırdık; anne önce reddetti, böyle bir şey olmadığını söyledi; çocukların dürüst olduğunu, oğlunun bunu övünerek anlattığını, bunun yaratacağı problemleri anlatınca, erkek çocuğuna bunu öğretmenin doğal olduğunu ve bunun sadece “gerçek” olmayan silahla yapıldığını söyledi.
Aradan yıllar geçti.O aileyle İletişimimiz sürüyor. Kültürel kalıplarının hepsini yık(a)madı, belki de yıkmayacak. Ama artık inançlarının arasında bir soru işareti, bir ünlem var. Bazen dönüşüm dediğimiz şey, koca bir devrim değil; küçücük bir şüphedir. Ve bazen o şüphe, bir çocuğun ve çok çocuğun hayatını değiştirmeye yeter.
Dipnot:
Bir “bayan”, kendini çocuklara siper eden bir öğretmenin haberini paylaşmış; muhtemelen kopyala yapıştır yapmıştır. Üzerine de kendi şuh fotoğrafını eklemiş. Kendi fotoğrafını… Tepeden tırnağa çelişki. Yalan bir dünyada, hakikatin gölgesinde yaşamak böyle bir şey işte, mış gibi yapmak!
Canan Kayışlı

